Zeka görünce tanımak
10/7/2007 -Kategori: iktibas
Başlığı okudunuz, boş bulunup “Ne alâka?” dediyseniz, sizden bir şey olmaz, zekâ görünce tanımak bir insanda bulunması gereken en önemli hasletlerden biridir, birçok işe yarar ama en önemli getirisi sizi aptallardan korumasıdır, aptalların aptallıklarının farkında olmak da çok önemlidir, hayatınızın hayata benzemesini sağlar, aptallar önemsizdir, önemsiz oldukları için de günün yirmi dört saatinin neredeyse yirmi dördünde de önemli olduklarını düşünürler, sürekli kendisinin önemli bir insan olduğunu düşünen insanlar da önemsizdir, çünkü önemli insanlar önemli olmalarını sağlayan şeylerin hiçbirini önemli olmak için yapmazlar, mesela Dostoyevski önemlidir, ama önemli biri olmak için yazmamıştır Suç ve Ceza'yı, mesela Exubery önemlidir, ama önemli biri olmak için düşlememiştir Küçük Prens'i, mesela Fellini önemlidir, ama önemli biri olmak için çekmemiştir Amarcord'u, mesela Malcolm X önemlidir, ama önemli biri olmak için başlatmamıştır kara isyanı, bunlar yaptıklarını önemli olmak için yapmadıkları için önemlidirler, önemli sebepleri, önemli dayanakları, önemli fikirleri vardır, önemli olmadığı halde kendini her Allah'ın günü önemli bir insan olduğuna inandırmaya çalışanlardansa örnek veremem, çünkü gerçekte önemli insanlar olmadıkları için isimleri hatırlanmaz onların, kimseyi önemli olduklarına inandıramadan hayat sıralarını savarlar, çoğu zaman kendilerini bile inandıramadan, kendini inandırmayı başaranlarsa, bunu gerçeklik duygularını tümden kaybetmek pahasına yaparlar, yani önemli oldukları zannıyla yaşarlar, bu gerçek değildir, insanı gerçeğin dışına sürükleyen zanlara kaba tabirler “deli saçması” deriz, kaba olmayan tabirler de vardır, onlar daha ziyade Latincedir ve yine daha ziyade psikiyatrlar tarafından kullanılırlar sadece, bu sizi yıldırmasın, psikiyatrlar gerçekten adım adım uzaklaşanları teşhiste maharet sahibi olabilirler, ama bizler de zekânın farkına vararak kapatabiliriz arayı, aslında basit bazı yolları da vardır zekâyı fark etmenin, zekâ sahibi olan insanların mutlaka kulağınızın dikkatini çekecek sözleri vardır, duyar ve döner bakarsınız ya da duyar ve başka bir yere bakamazsınız, papağan gibi ezbere konuşmayı asla kendilerine yediremezler, saygı uyandırırlar kendiliğinden, dikkat çekerler, onlarla konuşmak size bir şeyler kazandırır, en azından hiçbir şey kaybettirmez, buz gibi olmazsınız, yüzünüzü ekşitmezsiniz, kafanızı başka yöne çevirerek görmezden gelmeye çalışmazsınız onlara rastladığınızda, size bir ağırlık gibi gelmezler, bir hafiflikle gelirler, konuştukça zihniniz de aydınlanır, ruhunuz da, kendinizi iyi de hissedersiniz hatta, çünkü zekilerle muhabbet de bir zeka belirtisidir sonuçta, işte bu yüzden de önemlidir zekâyı tanımak görünce, çünkü zekâyı gören yine zekâdır, göz değil, ruhsal bir tanışıklıktır zekilerin tanışıklığı, derindir, derinliklidir, aptallarsa sadece kendileriyle doludurlar, kulakları, gözleri, zihinleri sadece kendilerini görür, bu dünya için bir nimet oldukları zannına o kadar kapılmışlardır ki bunun dışındaki hiçbir ihtimale ihtimal vermezler, durmadan konuşurlar, dilden anlam şartının kaldırıldığını düşünürsünüz kulak verince, işte bu kalifiye aptallıktır, hiçbir aptal, aptal olduğunu akletmez, ama sezebilir, sezgileriyle ulaşabilir yerinin zekilerin yanı olmadığı bilgisine, bu aptallığın içinde bir parça saflık taşıyan cinsidir, bir parça hafifletici sebep, kalifiye aptallıksa hiç iflah olmaz, zekânın en uzağında yerini alır, zekâ görünce tanımak bu yüzden de önemlidir, zekâ bu kadar yakındaysa aptallık da uzakta demektir ve hayat güzeldir aptallıktan uzakta...
Gökhan Özcan
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Her Şey Bahane
9/7/2007 -Kategori: iktibas
Eylemlerimizle istek ve amaçlarımız arasındaki mesafe hemen hemen hiç kapanmaz; zira elde ettiklerimiz kadar elde edemediklerimiz de vardır; ayrıca bir de elde ettiğimiz hâlde elde tutamadıklarımız.
Gerçekleştirmek isteğimiz şeylerin bir kısmını belki gerçekleştirebiliriz; fakat çoğunlukla isteklerimizin büyük bir kısmı gerçekleşmemiş olarak kalır. İsteriz ama olmaz.
Buna mukabil bazen de istemediğimiz şeyler olur; olması için hiçbir şey yapmadığımız, yapmayı istemediğimiz hâlde, bizim dışımızda gelişen hâdiselerin etkisi altında oradan oraya savruluruz. Sadece irademiz yoktur; iradeler vardır. Dahası bütün iradelerin üstünde bir başka irade! Öyle ki kendimizi etken değil edilgen, fail değil münfail hissederiz. Olup bitenlerin ardından âdeta rüzgârda uçan bir yaprak gibi sürüklendiğimizi duyumsarız. İstemediklerimizin gerçekleşmesine engel olamayız; engel olmayı istemediğimiz hâlde değil, istediğimiz hâlde engel olamayız.
Kader inancının devreye girdiği aralıktır burası. Kendi kişisel irademizin yetersizliğini, güçsüzlüğünü görüp işin içinde daha büyük iradenin olduğunu farkederiz. Nitekim küllî irade, cüzî irade ayrımı, yapıp ettiklerimizden bizzat kendimizin sorumlu olduğu bir alanın geçerliliğini isbat etmeyi amaçlar.
Yaptıklarımdan ben sorumluysam, sırf bu sorumluluk nedeniyle yaptıklarımın karşılığını (ceza ve mükâfatı) hak ederim. Bu yüzdendir ki iyi davranışlarımın iyilikle, kötü davranışlarımın kötülükle karşılık göreceğine inanırım.
Buraya kadar sorun yok gibi.
Peki ya iyi davranışlarım kötülükle, kötü davranışlarım iyilikle karşılık görüyorsa. İyilerin başına, iyi davranmalarına rağmen kötülük, kötülerin başına kötü davranmalarına rağmen iyilik geliyorsa? İnsanın niyet ve eylemleriyle, bu niyet ve eylemlerin sonucunda ortayan çıkan tablo arasında giderilemeyecek tezatlar varsa? Kısacası, hayır bildiklerimiz şerre, şerr bildiklerimiz hayra dönüşüyorsa?
Ne garip değil mi, hızlı akışı içinde yaşamımızı küçük tesadüflerin belirlediğini çokluk farketmeyiz bile. Yaptıklarımızı isteklerimizin belirlediğine inanırız. Olanların, biz onların öyle olmalarını istediğimiz için olduğunu zannederiz. Hele hele gençlik dönemlerinde.
Yeterli yaşam tecrübesine sahip olduğumuz yıllardaysa, iş tersine döner; bir bakarız ki tesadüflerin yaşam çizgimizdeki belirleyiciliği, kişisel irademize nisbetle çok daha baskın imiş.
Fatih türbedarı Amiş Efendi, küllî irade-cüzî irade ayrımının mecazen kabul edilebileceğini, hakikatte irade'yi cüzî ve küllî şeklinde ikiye bölmenin ise O'na ortak koşmak (şirk) olacağını söyler; zira O'ndan gayrı mevcud olmadığı için, haklı olarak O'nun iradesinden gayrı irade de olmayacağını kabul eder.
“Bir şeyin olup olmaması nezdinde müsavi değilse nakıssın evlâdım!” sözü ona aittir. Yani bir şeyin olup olmaması senin için aynı değilse, isteklerinin olup olmamasını eşit görmeyi beceremiyorsan henüz kemâline erememiş ve eksik kalmışsın demektir.
Rıza ve teslimiyet makamıdır burası. Söylemesi kolay, yapması zordur. Ne garip değil mi, tam da iradesizlikle, iradesizliği seçmekle, kendimizi suyun akışına bırakmakla suçlanacağımız makam. Hani Yunusumuzun, “ne varlığına sevinirim, ne yokluğuna erinirim” dediği şu makamların makamı: sırr'ul-esrar.
Gerçekleşmesini şiddetle istediğimiz arzu ve hayallerimiz varsa, ister hırs ve ihtiras denilsin, ister azim ve gayret, peşinden koşmaya değer bulduğumuz 'şeyler' (!) uğruna yanıp tutuşuyorsak, böylesi bilgece öğütleri onayacak gücü kendimizde nasıl bulabiliriz? Bulabilir miyiz? Üstelik bahanelerden, vesilelerden çok bizzat vehmimizce değer atfettiğimiz bahaları gerçek kabul ediyor, tesadüf olarak adlandırdığımız o mini mini nedencikleri görmeye tenezzül bile edemiyorsak? Kaybedeceğimiz için korku, kaybettiğimiz için üzüntü duyduğumuz şeylerin çokluğuyla büzüşmüşken ruhlarımız, sahip ve malik olduklarımızın ve olacaklarımızın yokluğunu nasıl içimize sindirebiliriz? Hâl böyleyken, hâlimiz böyleyken, Amiş Efendi'nin bilgece öğüdünden nasıl yararlanabiliriz?
Ey talib! Hakikaten talib-i hakikat isen eğer, henüz yolun başındayken, âlemde her ne olup bitiyorsa 'Kün!' (Ol!) emrinin tezahüründen ibaret olduğunu anlamaya çalış! Yapmayı değil sadece, yapmamayı da iste!
En nihayet ne olmuşsa, o olana razı ol; olduktan sonra değil, olmadan önce de razı ol! Çünkü isteyen veya istemeyen sen değilsin, sen sadece istiyor ve istemiyor görünensin!
Dücane Cündioğlu
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Eğer Bir Gün..
18/1/2007 -Kategori: iktibas

Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…
Beceriksiz adımlarla yürüyen bir kıza rastlarsanız. Sanki düşecekmiş gibi, sanki ayakları birbirine dolaşacakmış, bir yere takılacakmış gibi. Merdiven kollarını sıkı sıkı tutuyorsa. Aceleyle yürüyorsa mesela. Kalkacak son vapura, son trene yetişecekmiş gibi hızlı atıyorsa adımlarını. Yere, toprağı incitecekmiş gibi basıyorsa, yer çatlayacakmış gibi ürkek atıyorsa adımlarını. Şaşkınsa bir masaldan şehre düşmüş gibi.
Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…
Utangaç bir kız yüzüyle karşılaşırsanız, başını yerden kaldırmıyorsa. Gözlerine hüzün düşmüşse. Karanlık değmişse bakışlarına. Gece gökyüzünü seyretmekten ay ışığının izi kalmışsa yüzünde. Gözlerinden yıldızlar dökülüyorsa mesela. Nereye baktığı anlaşılmıyorsa. Her şey gözlerinde kayboluyorsa. Kirpiklerine yakamozlar takılmışsa. Gözleri denize bakan bir balıkçının gözleri gibiyse.
Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…
Genç gürültülerin arasında sessiz bir kıza rastlarsanız, kalabalığın ortasında bir sükut yürüyorsa. Tam konuşacakken dudakları titriyorsa, saklaması gereken bir sırrı taşıyormuş gibi. Bir ortaçağ bilgesinin susuşu gibiyse sessizliği. Henüz evrenin yaratılmadığı zamanlardan kalma bir sükutsa mesela. Bir Hint hikayesinin tanrısal suskunluğunu taşıyorsa.
Eğer bir gün yolunuz bir üniversiteye düşerse…
Saçlarını taramayı becerememiş bir kızla karşılaşırsanız. Konuşurken saçlarını savurmuyorsa. Sıkı sıkıya tokalarla yapıştırmışsa saçlarını. Uyumsuz kıyafetler varsa üzerinde. Yakıştırmasızca giydiklerini. Güzelliğinden utanıyorsa mesela. Yaz sıcağında boğazlı bir kazak giymişse. Bir pardesü giyip yün bir başlık takmışsa kafasına. Ya da modası geçmiş bir şapka takıyorsa. Ellerini sürekli başına götürüyorsa, saçlarını tıkıştırıyorsa şapkasından içeri. Ürkekse, bir başınaysa…
Bilin ki o kız, başörtülü bir kızdır.
Bilin ki, bir kez daha kaybetmişizdir.
Kekeme Çocuklar KorosuTarık Tufan
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İbrahim
29/12/2006 -Kategori: iktibas

Âteş de aşk ve ölüm gibi, sadece öz nefiste idrak edilebilecek tecrübelerden. Kimse kimsenin yerine yanmıyor ve kimsenin yangını kimsenin yangınına uymuyor. Umberto Eco haklı olarak "Bir yanardağl bilimci Empedokles gibi yanabilir mi?" diye soruyor. Hayır tabii ki. ateşin resmine bakmak güzeldir oysa.
Âteşte doğan ve âteşte yaşayan pervane âteşte ölür. Mağdur gibi görünür oysa ödülü vardır. Her cezbe ilahi cezbeden bir nişan. İlahi ateşte kanat çırpmanın ödülü de ilâhi.
Göklerin ve yerin yaratıldığı an, ve ateş küresine düşen ilk su damlası. Suyun yanması sonra. sonra ateşin serinlemesi. ezeli döngü yani: Âteş ve gülün, gül ve ateşin dairesi.
İbrahim: Âteşi güle çevirmenin hikayesi. Düşün gül bahçesi içinde Halilullah vasfınca yananı yandıkca inanan inandıkca yanan İbrahim'i.
Her ateş kendi hikayesini yazar ve ateşin sırından ateşi tanıyan anlar.
Her kul kandi hikayesince İbrahim.
Fakat sorulur: Kalbime dökülen bir gülyağı damlası kadar mazur ve masum musun ey ateş, ya ben İbrahim değilsem? Ya benim ateşe küstüğüm kadar ateşte bana küskünse?
Öyleyse nasıl bir yanma bu?
Kuşku yok ki yanmanın nasılını belirleyen, yanmanın neresinde olduğunu bilmenin bilinci. Âteşe düşen yaş odun önce boğula boğula, ardından parlaya parlaya ve nihayet köz olarak yanar. Yanıyorsunuz ama yanmanın neresindesiniz? Âteşi güle dönüştüren bu bilinç işte.
Ve gün gelir İbrahimin hikayesini yazarsınız. Nasılsa ateş yazılarında uzmansınız. Nasılsa ateş sözcüğünü bilmek yanmanıza mani değil?
Hayret!
Neredesiniz?
Ölebilirim, dediniz, ölmediniz.
Yaşayabilirim, dedinizi, yaşamayı bilmediniz.
Kaderiniz: İbrahim.
Yaşamınız: İbrahim.
Ama Hayır! İbrahim değilsiniz. Ateşten kelimeleriniz var sizin çünkü, ateşiniz değil, teslim değilsiniz.
İbrahim önce kelimelerle sonra ateşle sınandı. İçindeki yangın atıldığı ateşin yangınından daha büyük olmasaydı, ufcık bir şüphe, incecik bir endişe gülzare dönmezdi ateş. Yanar giderdi İbrahim. İbrahimi yangından kurtaran yine yangın. Nemrud'un ateşini gül bahçesine çeviren ibrahimin Hû yangını. Bu yüzden tedbir değil takdir İbrahim. Dur yok dua var.
Bu yüzden "ateş gül, ateş gülbün ateş gülşen, ateş cuybar" İbrahim'e
İbrahimin kalbi mutmain. Bu yüzden İbrahim emniyette. İbrahimin sırrı teslimiyette.
Âteş dahi kendi keyfiyetinde teslimiyette. "Yakma", denince yakıyor gibi görünsede yakmıyor, serinletiyor: "Ey ateş serin ve selametli ol", (21/69). Mücadele, su ve ateşten çok, toprak ve ateş arasında çünkü. İbrahim çamurdan yaratılmıştır, Şeytan ateşten çünkü. Gül ise toprak ister, ateş bir vasıta sadece. Bu yüzden "apaçık âteş gibi görünen cehennem, İçinde zemherir barındırır.
Cehennem apaçık gösterilen âteş. Cennet sonradan gelecek. Gül isteyen kendini ateşe teslim edecek.
Teslimiyet; İbrahimin gerçekleşen rüyası. Bıçak altında İsmail'in alnı.
Teslimiyet; İbrahim'in gül bahçesi, mucizenin mucizeye inanana aralanan kapısı.
İbret: Gömleği yanmayan "kalb-i selim", Dünya durdukca güzellikle anılacak.
İbrahim ateşte. İsa çarmıhta, Musa Tih çölünde.
Gülün rengi çölün kızıllığından. Ateş güllerinin yangını ateşin yangınından.Ateş, yanmaya kabiliyeti olan maddeyi yakar. Ve herkul kendi hikayesince biraz İbrahim.
Ey yazgısı alemlere ibret için yazılmışsa nisbet olarak yanan.
Yan ateşte, adı İbrahim olmasa da, İbrahim olan Yan Yan.
Bir bir çözülsün anlamı ateş oluşun. Birkere yandımı tenin ateşin koynunda. Uzaktan gök gürültüsü, fırtına. Korkma, artık korkma.
Hatırla, kaderinde ezelden ateş olan İbrahim "yıldızlara şöyle bir" bakmıştı. Ve: "Batıp giden şeyleri sevmem"(6/76)
Bak sende batıp giden yıldıza. sekine inecektir kalbine unutma. Gül bahçesi yakında.
Âteş yitirmek; gül bahçesi yitirdiğinde üzülmemek.
Ateş bulmak; gülbahçesi bulduğunda sevinmemek.
O zaman işte önce boğula boğula. Sonra alev alev. Sonra köz.
Atın bütün kelimelerinizi ateşe.
O zaman siz: İbrahimsiniz.
Buyrun gül bahçeniz.
Nazan Bekiroğlu-Mor mürekkep
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Nurundandır Bütün Nurlar
20/10/2006 -Kategori: iktibas
–Sevgili’ye–
Sevgilim!
Kutlu gelişine yüz bin selam olsun, sen aydınlık içinde aydınlık, sen açıklık içinde açıklıktın. Seninle sevgiler sevgili olur, seninle muhâlimiz hâle dururdu. Mühürleri kaldırmada son idin sen, can kilitlerini açmada sonuncu, gülümsesen. Seni görenlerin güneş düşerdi gözünden, seni sevenlerin ışık yayılırdı yüzünden. Birer efsaneydi iki yanağın; hayal ile hatıra eleğim sağmalarıyla karanın ve ağın.
Sultanım!
Adına altınlar bastıran sultanlar şehirler alırdı, şimdi şehirleri düşüyor adınsız sultanların, adını gizli anıyor âşık–ı nâlanların. Kulluk prangaları çözülünce ayağımızdan, âzâd oldu zülfünün zenciri solumuzdan ve sağımızdan. Ashabının kara kerpiçte gözsüz gördüğünü, biz cilalı aynalarda yitirdik de yaptık düğünü. Tedavisinde hayat bulmuş hekime düşman hasta gibiyiz, mürebbisine kin güden çocuklara yasta gibiyiz. İnsanlık güneşe nispet zulmete döndü, balıklar suya öfkelendi, kuzgun ete döndü; bahtımız hasrete döndü.
Hasretim!
Gümüş tenli Yusuf’u arayanlar gül teninde Yusuflar ülkesine girdiler; cennet peşinde koşanlar gül cemalinde cennetlere erdiler.
“Körün elinden tutana Hak’tan yüzlerce ecir vardır!” buyurmuştun. Kıyam et, tut körlerinin elinden ve İsrafilleyin kıyametten evvel bir kıyamet kopar. Yıllar yılı kendi yatağını öpen nehirlerce ak ezeli özlemlerimizin yokuşlarına ve öğüt, yine öğüt, yine öğüt aşk tanelerimizi değirmenlerinin nakışlarına.
Övüncüm!
Ruhlarımızdan kuşluklar geçti, gün geçti... Akşam oldu, düğün geçti.. ve gece olmadan, Yesrib’in güneşi, kerem kıl, tüllenen hayallerimize bir huzme bıraksın himmetin, ve artık getirdiğin kutsal emanetin kaybolacağından korkmasın ümmetin!. Kalbimizi kaydırmadan, bize onu haşre dek bakî kılma ruhsatı ver, ve yalın unutuşların poyrazında bırakıp bizi bir başımıza, belleklerimizin tereddüt dolu zembereklerinde kıvrandırma, yeter. Gel, son kez ilk baharımız ol!. Bu mevsim güller incitilmesin, gamküsarımız ol!..
Ömrüm!
Tâhâ ve Yâsîn aşkına...
Öncesinde senin aşkın yoksa neye yarar ölüm!.
İskender Pala