Hayat
26/6/2007 -Kategori: kaf dagi

Bir tüccar, mutluluğun sırrını öğrenmesi için oğlunu insanların en çok bileninin yanına yollamış.
Delikanlı, bir çölde kırk gün yürüdükten sonra, bir tepenin üstünde bulunan güzel bir şatoya varmış.
Aradığı adam burada yaşıyormuş.
Tüccarın oğlu, şatonun salonunda hummalı bir manzara ile karşılaşmış: Tüccarlar girip çıkıyor, insanlar bir köşede sohbet ediyor, dünyanın dört bir yanından gelmiş lezzetli yiyeceklerle dolu masada “çok bilen” sırayla bu insanlarla konuşuyormuş.
Delikanlı sıranın kendisine gelmesi için tam iki saat beklemiş.
Sonra ziyaret sebebini açıklamış. Çok bilen, “git sarayı dolaş gel, konuşalım” demiş.
Sonra delikanlının eline bir kaşık vermiş, bu kaşığa iki damla sıvı yağ koymuş ve hatırlatmış:
“Sarayı dolaşırken bu kaşığı elinde tutacak ve yağı dökmeyeceksin”
Delikanlı sarayın merdivenlerini inip çıkmaya başlamış.
Gözünü kaşıktan ayırmamış.
İki saat sonra çok bilenin huzuruna gelmiş.
Çok bilen, “Güzel” demiş; “Peki yemek salonundaki acem halılarını gördün mü? Kütüphanemdeki güzel parşömenlerimi farkettin mi?”
Utanan delikanlı birşey farketmediğini itiraf etmiş.
Çünkü iki damla yağı dökmemek için bütün dikkatini kaşığına vermiş.
Çok bilen, “Öyleyse git, sözünü ettiğim harikaları gör gel” demiş.
Delikanlı rahatlamış.
Kaşığı alıp tekrar sarayı gezmeye çıkmış.
İkinci gezisinde her şeye en ince ayrıntısına kadar dikkat etmiş.
Çok bilenin yanına dönünce gördüklerini eksiksiz anlatmış.
“peki sana emanet ettiğim iki damla yağ nerede?” diye sormuş çok bilen.
Kaşığa bakan delikanlı, iki damla yağın döküldüğünü görmüş.
Çok bilen, “Sana verebileceğim tek öğüt var” demiş; “Mutluluğun sırrı harikaları görmektir ama kaşıktaki iki damla yağı unutmadan.”
Paulo Coelho
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hiç
20/3/2007 -Kategori: kaf dagi
-alıntı-
Yaşlı bir adam tarlasında çalışırken devrin hükümdarı tebdil-i kıyafet yolcu misali ona yaklaşır. Selamlaşırlar... Yaşlı adam konuğunun sıcaktan bunaldığını düşünerek ona bir tas ayran ikram eder. Derken sohbete başlarlar.
Hükümdar yaşlı adamın sözlerinden etkilenir ve ona kim olduğunu sorar.
Yaşlı adam ona:
-Hiç. der,
Hükümdar merakla:
-Ne demek bu...? Senin mutlaka bir adın ya da ünvanın vardır! der,
Yaşlı adam son derece dingin yine:
-Hiç, der,
Hükümdar bu sefer kendisiyle alay edildiğini sanır ve
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun?
Ben bu ülkenin hükümdarıyım der.
Adam bu durum karşısında durumu izah etmeye çalışır:
-Peki hünkarım şimdi siz bu ülkenin hükümdarısınız, bundan sonra ne olmayı
düşünüyorsunuz?
Hükümdar şaşkın bir tavırla,
-Hiç. der,
Yaşlı bilge yine aynı alçak gönüllülükle:
-Hünkarım işte ben sizin hükümdarlıktan sonra ulaşacağınız mertebedeki adamım
der...
Yorum (5) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Mutluluk
25/2/2007 -Kategori: kaf dagi

İnsanoğlu mutluluğu hep hor kullanıyormuş... Hep şikayetçi hep bıkkınmış...
Bir gün melekler, mutluluğu saklamaya karar vermişler.
''Saklayalım, zor bulsunlar. Zor buldukları için belki kıymetini bilirler''
diyerek başlamışlar tartışmaya. Sorun büyükmüş. Mutluluğu saklamak kolay değilmiş çünkü. Kimisi "Everest'in tepesine saklayalım", kimisi
"AtlasOkyanusu'nun dibine" demiş. Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokakları, İtalyan sofrası, bir hastanenin yeni doğan odası, dondurma külahı, sigara paketi, lale bahçesi... Pek çok yer düşünmüşler ama hiçbiri yeterince zor gelmemiş..
Derken meleklerden biri "İÇLERİNE SAKLAYALIM" demiş. "Kimsenin aklına gelmez içine bakmak"
İşte o gün bugündür mutluluk insanın kendi içinde saklıymış...
Hiçbir mutluluk kolay gelmiyor. Kolay kolay gülmüyor insanın yüzü... Emekte ve insanın içinde saklı mutluluk. Ne başkasının ekmeğinde, ne başkasının evinde, ne de başka bir şeyde......
Bu yüzden gözünüz hep içeride olsun.
Siz dışını boş verin, içine bakın...
-alıntı-
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Pirinç Pilavı
30/10/2006 -Kategori: kaf dagi
Yahya baba , II. Bâyezîd Hân zamanında , Edirne Bâyezid Külliyesi'nin aşçılarından biridir.. Arkadaşları hoşaf, kebap sebze, bakliyat pişirir. Ama onun ihtisası pilavdır. Mübârek işe giriştimi, ibadet ettiğini sanırsınız. Pirinçleri salavat getire getire ayıklar, yağını tekbirlerle eritir. Tuzunu Besmele ile , suyunu Fatihalarla salar. Zaman zaman gözünü yumar, enbiyayı, evliyayı aracı yapar, Allah'tan bereket arzular. Onun pilavı herkese yeter, hatta artar. Ancak o tek pirinç tanesine bile kıyamaz; artanı Tuna nehrine atar. Balıklar onun geleceği saati bilir, köprü başında toplanırlar. Kilerci, bakar pilav artıyor; pirinci aşçıya az vermeye başlar. Ama Yahya Baba bir kere bile "Bu prinç yetermi?" demez. Kilerci şaşkındır. Her gün pirinç miktarını biraz daha kısar ama pilav azalmaz, aksine çoğalır. Yine herkes doyar, Tuna'nın balıkları bile nasibini alırlar. Kilerci, bunu izah edecek tek kelime bilir: "Bu bir keramet!" Çok dener ve emin olunca Pâdişaha çıkar. "Bu Yahya Baba boş değil sultanım der, halbuki biz ona amele muamelesi yapıyoruz." Bâyeziîd-i Velî gönül ehlidir ve aşçı ile tanışmak ister. Kilerci ile bir plan yaparlar. O gün Yahya Baba'ya çok az, hatta gülünç denilecek kadar az pirinç verilir. O her zamanki gibi okur, âlemlerin Rabbi'nden Halil İbrahim bereketi diler. Pilavı çok lezzetli olur, üstelik kazanlara sığmaz. Yahya Baba artanları yine yüklenir, Tuna'nın yolunu tutar. Tam kepçeyi daldırıp balıklara atarken Padişah ortaya çıkar. "Ne oluyor bre der. Yoksa devlet malını israfmı edersin?" Yahya Baba tutulur kalır. Ancak balıklar kafalarını sudan çıkarıp; "Ayıp olmuyormu sultanım derler. Koca devletin artığını bize çok mu görüyorsun?" Yahya Baba öylesine mahçup olur ki, anlatılamaz. Utancından secdeye kapanır, Allah'a sığınır. Bâyezîd-i Velî onun kalkmasını bekler, ama geçmiş ola.... Mübarek çoktan rûhunu teslim edip kavuşmuştur rahmet-i Rahmana.
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Kuşların Hükümdarı Simurg-Anka
15/10/2006 -Kategori: kaf dagi
Kuşların hükümdarı olan Simurg-Anka, bilgi ağacı'nın dallarında yaşar ve her şeyi bilirmiş...
Kuşlar Simurg'a inanır ve onu her derdin çaresi bir kurtarıcı olarak görürlermiş. Kuşlar dünyasında bir gün her şeyler ters gitmeye başlamış. Simurg' u umutla beklemişler ama Simurg bir daha gelmez olmuş.
Günlerden bir gün, uzak bir ülkede bir kuş sürüsü Simurg'un kanadının parlak tüylerinden birini bulmuş. Kurtarıcılarının hayatta olduğunu anlayan dünyadaki tüm kuşlar toplanmışlar ve hep birlikte Simurg'u bulmaya ve huzuruna çıkıp yardım istemeye karar vermişler.
Ancak Simurg'un yuvası, etekleri bulutların üzerinde olan Kaf Dağı'nın tepesindeymiş. Oraya varmak için yedi dipsiz vadiyi aşmaları gerekmiş. Kuşlar, hep birlikte kanat çırpıp yükseldikçe yükselmişler, uçtukça uçmuşlar... bu zorlu yolda bir dolu arkadaşlarını da yitirmişler.
Aralarında cayanlar olmuş. Önce Bülbül geri dönmüş, güle olan aşkını hatırlayıp, derken papağan o güzelim tüylerini bahane etmiş, kafese kapatılma nedenini aklına bile getirmeden; kartal yükseklerdeki krallığını bırakamamış, baykuş yıkıntılarını özlemiş, balıkçıl kuşu ise bataklığını.
Yedi vadi üzerinden uçmuşlar sayıları azaldıkça azalmış. Nihayet beş vadiden geçtikten sonra altıncı "şaşkınlık" vadisini arkasından da "yokoluş" vadisine girmişler. Nerdeyse bütün kuşlar umutlarını yitirmişler... Kaf Dağı'na vardıklarında geriye kala kala sadece otuz kuş kalmış.
Simurg'un yuvasını bulunca ögrenmişler ki:
"Simurg-Anka" - "Otuz Kuş" demekmiş.
Onların hepsi de Simurg'muş. Teker teker her biri de Simurg'muş.
Gökten elmalar düşmüş:
Simurg-Anka'yı beklemekten vazgeçip, şaşkınlık ve yokoluşu yaşayıp, uçmaya devam edenlerin başına. Kendi külleri üzerinden kendini yakıp birer birer ve hep birlikte Simurg olmayı göze alanların başına.